ÇUKUROVA’DA ÜÇOK OĞUZ DAMGASININ SIRLARI
-Yüreğir ovası Camili köyünde bulunan üçok damgasının varlığını 1990 yılında öğrendim.
-Çukurovayı fethederek Türkleştiren Ramazanoğullarının Oğuzların Üçok koluna bağlı Türkmenler olduğunu öğrendim.
-Karaisalı’ya isim veren beyler de Üçok Türkmenlerinden, Kuştemurlu oymağı Karaisalı’nın en büyük kolu idi.
-Osmanlı Arşivinde bulunan 1530 tarihli Tapu defterinden Oğuz boylarının listesini çıkararak onların Çukurova’daki hatıralarını çözümlemeyi başardım.
-Üçok damgalı mezar taşının hikayesi ise duygulandırıcı olduğu kadar düşündürücü idi.

Ne zaman ve nereden geldikleri hakkında fazla bilgi olmasa da 13. yüzyıl sonlarında Antakya ile Filistin arasındaki topraklarda konup göçüyorlardı. Ve kendilerine Yüregirli deniliyordu. Soy künyelerinde Oğuz Han neslinden ve ÜÇ-OK’a bağlıdırlar bilgisi vardı. Tarihciler onların 1340 ve50’li yıllarda Ceyhan nehri kıyılarına kadar gelerek Misis’e yaklaştıklarını ve kısa sürede “Biladı Ermen” de denilen tarihi Kilikya’nın bereketli topraklarında konup göçmeye başladılar. İlk yerleştikleri yer Çukurova’nın hemen orta yerinde çalılık ve tepelik bir yer olan ismine de “Çaldağı” nın güney etekleri oldu.
Orada sular kaynağından fışkırırcasına çıkıyordu. Ve yakınından da tarih kervan yolu geçiyordu, Adana’dan Misis’e doğru uzanan. Yakınlardaki tepelerin içinde yer altına doğru uzanan insan eliyle yapılmış mağaralar veya bir başka tanımlamayla “Yer altı şehri” vardı. Tarih boyunca insanlar, ordular, tüccarlar,ibadet yapmak isteyenler sığınmışlardı mağara şehre. Duvarlarında malta haçı şeklinden İslamiyetin kutsal kitabı Kuran’dan alınma “La ileha illallah Muhammeden resulullah” yazısının izleri vardı.
Aynı yere yerleştiler. Çadırlarının kazıklarının bulunduğu yer onların yurt yeri oldu. İlk camiyi de aynı yere yaptılar. Kurdukları yerleşim yerinin ismi de “Camili” olarak yazıldı defterlere. Hayvanlarını otlatmak için ovanın her yerinde dolaşmaya başladılar. Buraları dört mevsim bolluk ve bereket diyarı idi. Yüregir aşiretinden Ramazan 1352 yılında Mısır’a kadar giderek Memluklulardan “Türkmen Emirliği” ünvanını da aldı.Ve bir kaç yıl böylece geçti. Suriye üzerinden gelen Memluk ordusu Çukurova’ya indiğinde yardımcı kuvvet olarak desteklediler. Ve kısa zamanda 1360 yılı içinde Adana, Tarsus gibi bölgenin önemli şehirlerini ele geçirdiler.
Ramazan ve onun soyundan gelenler “Ramazanoğulları” yaşanmış bir olayın hikayesini veya destanını dilden dile anlattılar nesiller boyu… Bir gün Adana Ermeni kralının oğlu elinde doğan kuşu olduğu halde turaç kuşunun peşinden gider, onu yakalamak yani avlanmak istemektedir. Delikanlı, bol sulak toprakların bulunduğu ova içindeki Çaldağının eteğine kadar geldi. Aynı yerdeki pınar başında bulunan güzeller güzeli, ay parçası bey kızını gördü. Ona aşık oldu. Geri Adana’ya döndü.
“Ben bir Türkmen güzelini sevdim evlenmek istiyorum” dedi babasına. Adana Ermeni Kralı bu isteğin sonuçlanması için düğürcüler gönderdi, Çaldağı eteklerindeki Camili köyüne Ramazanoğlunun yurt yerine. Ve bey kızını oğluna istedi. Ramazanoğlu aynı yerde yaşamanın yurt yeri sahibi olmanın bir şartının da Ermeniler ile akraba olarak yaşamak olduğunu da biliyordu. Aşiretinden hanımlara danıştı: “Ne yapalım,kızı isterler” dedi. Ramazanoğullarının gün görmüş, töreye bağlı hanımları “Kızı verelim, ama şartımızı da koşalım” cevabını verdiler. Kavil gereği Ramazanoğlu beyi kızını Ermeni kralının oğluna vermeyi kabul etti. Yalnız düğün günü Ermeniler 1 milyon şişe rakı getirecekler, toy düğün olacak, herkes yiyip içecek ve eğlenecekti.
Kavil günü geldi. Ermeniler davul zurna eşliğinde kalabalık bir seğmen topluluğu ile geldiler, Camili köyüne yakın yerde düğün dernek kuruldu. Ermeniler eğlence ortamında rakılarını içerek sarhoş oldular ve sızdılar. Beklenen an gelmişti. Yüreğir aşiretinin bahadır gençleri kılıçları hazır olduğu halde, Ermeniler üzerine yürüyerek onları kılıçtan geçirdiler. Hızla ilerleyerek Adana yatkınlarına kadar geldiler. Taşköprü’nün üzerinden geçip kolaylıkla Adana şehrini ele geçirdiler. Hikaye böyle olsa da bir süre sonra Osmanlının mülkiyet ve nüfus sayım memurları bölgeye kadar gelip hicri 980 ( miladi-1572) tarihli Adana Sancak defterinin Yüreğir nahiyesi kısmına Çaldağı mezrasının ve yanı başında “Kafir kırıldığı” nın adını yazdılar. Kim bilir “Kafir kırıldığı” yer isminin tarihe mal olan hikayesi ne idi. Ama şüphesiz ki burada bir savaş olmuştu. Çukurova’nın orta yerinde Yüreğir ilçesinin sınırları içinde bulunan şimdiki çimento Fabrikasının bulunduğu yerin arka kısmında Çaldağı’nın yakınlarında hala tarihi Camili köyü vardır. Köyün içinde bir tepe üzerinde de “Ali Ramazanoğlu höyüğü” bulunmaktadır. Mezar taşlarının üzerinde Yüreğir aşiretinin damgası ile beyliğin ömrünün uzun olması “hayat ağacı” şekilleri bulunmaktadır.
Ramazanoğlu, Adanayı ele geçirdiğinde Seyhan nehri kıyısındaki Tepebağ bölgesine yerleşti. Bütün Çukurova’yı gözetleyen, Taşköprü’den geçenleri seyr eden en güzel yere konağını yaptırdı.Ve etrafına da kendisine bağlı beylerini yerleştirdi. Onlar için ayrı ayrı mahalleler kurulmasını sağladı. Adana şehri sur içinde idi. Taşköprü’nün hemen başında da bir kale vardı. Üçgen şeklinde bir adanın içinde idi kale. Şehrin güvenliğini sağlayan bir yer olarak seçilmişti. Ramazanoğlu’nun yanına o kadar çok sayıda Yörük ve Türkmen obaları, oymakları geldi ki… Hepsi kendilerine uygun yaylak ve kışlak özelliği gösteren yurt yeri istiyorlardı. Bu durumu Aşıkpaşa tarihinde şöyle açıkladı: “Üç-OK’un oğlu ve Kusun ve Kara İsa ve Özer ve Kuştemur ve Gündüz bu altı kişi göçleri ile ÇUKUROVAYA GELDİLER.Yüreğir baş oldu bunlara.Geldiler Misis’i aldılar.Ve Tarsus’u dahi aldılar. Bu şehirlerin kafiri Ermeni idi. Bunlardan zorla aldılar. Yüreğir öldü. Oğlu Ramazan kaldı.Ramazan Kusun’a Eserkefi (Eshabıkehf) kışlak verdi. Gülek de Belemedik’i ve Tekfur belini (Tekir) yaylak verdi. Karaisa’ya Midilli’yi (Ceceli) kışlak verdi. Ve Annahşa’yı yaylak verdi. Kuştemur’a Tarsus’u kışlak verdi. Ve Misis dağını yaylak verdi. Ramazan kendisi Adana’yı taht edindi. Ve bu baki kalan beyler buna tabi oldular, yaylalarını yayladılar ve kışlaların dahi kışladılar. Ramazan öldü, oğlu İbrahim kaldı, bir nice oğlu bile , velhasıl mezkur beyler ayrı baş çekti, oturdu”.
Diyarı Oğuzeli veya Türkmen ülkesinden gelenler bir zamanların Kilikya ülkesinin her bir yanına yerleştiler. Dağlar, tepeler, ırmaklar, mezralar, deniz sahilleri,şehirler onların türküleri ile coştu. Ağıtları ile hüzünlendi. Ve bölgeye “Çukurova”ismini verdiler. Etrafını çevrelen dağlara da “Boğa” ismini vermeyi uygun bulmuşlardı. Gerçekten de latincede Boğanın karşılığı Toros kelimesi idi. Küffar zamanından kalan şehir ve ırmak isimleri bir bir değiştirildi. Sarus’un ismi “Seyhan”, Pyramus’un ismi ise “Ceyhan” oldu. Seyhan nehri ilkbahar mevsiminde taşar, etrafını sel alır, dağlardan ovaya doğru kırmızı renkli toprağı sürükler götürürdü, ki bu duruma bakarak Seyhan’a “Kızılırmak” ismini de verdiler. Ve 1530’lu yıllarda tutulan vakıf defterlerine de aynı şekilde şehirden geçen ırmağın ismi “Kızılırmak” olarak yazıldı. Buna rağmen Adana, Tarsus, Sis,Misis, Anavarza gibi şehir isimlerine de dokunmadılar.
Ve aradan zaman geçti… Ramazan ve soyundan gelenler 15. yüzyıl içinde tekmil Çukurova’ya, Toros dağlarına yerleştiler. Antakya hatta Halep’e kadar uzandı beyliğin sınırları. Memluklular ile bazen dost oldular, bazen da beylik hükümdarlık gereği savaştılar.
1432 yılında uzak diyardan Fransa Kralı’nın danışmanı ve aynı zamanda seyyah Bertrandon de la Broquiler, Kudüs üzerinden ülkesine dönerken Adana’ya geldi. Şehirde birkaç gün kaldı ve gördüklerini şöyle yazdı: “ Türkmen memleketinin beyi olan Ramazan (İbrahim Bey) pek büyük bir adamdı. Zengin ve çok cesurdu. O Türklerin en üstün savaşcısı idi. Ve Mısır sultanı onu kızdırmaya cesaret edemezdi. Bu nedenle Karaman ile anlaştı. Karaman,İbrahim Beyi yakalatmak için gelinlik çağında bulunan kız kardeşini onunla evlendirdi. Bana anlattıklarına göre Karaman, İbrahim Bey’in evlenmesi onuruna düzenlediği ziyafette onu, kendisi ile birlikte yemek yerken tutturup Mısır’a göndertmiştir”.
Geçen zaman içinde Ramazanoğulları beylik sınırları içine giren coğrafyada üstün bir medeniyet yarattılar. Halil Bey (1480-1510) ve Piri Mehmet Paşa (1517-1568) zamanında Adana şehri gelişti. Su içi bölgenin dışına taşan şehir güneye doğru genişledi. Adana’yı fetihten sonra bir zamanların St. Jacques kilisesi “Cami-i atik” adıyla camiye çevrilmişti. Sonradan aynı caminin adı “Yağ cami” olarak değiştirildi. Ulu cami Halil Bey ve Piri Paşa zamanında yaptırıldı. Ulucami kavramı fethedilen bir beldenin en görkemli dini abidesi sayılır. Minaresi Mekke’deki Kabenin yanında bulunan tarihi minarelere benziyordu. Üzerinde saçakları bulunan. Duvarlarında kilim motiflerinin yansımaları vardı. İçindeki çinilerde ise Türkistan’dan gelen şekilleri görmek mümkündü.
….
Adana şehrinin durmu hakkında 1529 yılında seyahat notlarını yazan Arap bilgin Gazzi’nin açıklamaları da şöyle:
“Küçük ve fakat pek güzel olan bu şehrin bahçeleri çoktur. Meyveleri çeşitli boldur. Şehre (Misis yönünden) Seyhan üzerindeki bir taş köprüden girilmektedir. Ceyhan kadar büyük olan Adana ırmağının akışı çöreklenmiş bir yılanı andırır. Nehrin üzerinde kurulan mavralar (Su dolapları) vasıtasıyla bağ ve bahçeler sulanmaktadır. Şehrin Ulucamiinde akşam ve yatsı namazlarını kıldıktan sonra iki sıralı ağaçlar arasından ilkbaharın güzelliğini seyrederek Seyhan kıyısındaki konak yerimize döndüm. Bu şehirde hayat fışkıran yemyeşil bağ ve bahçelerin ve suların üstünde hazin hazin ses çıkaran mavraların yanı başında bülbüllerin ötüşünü dinleyerek tam iki gün kaldım. Manzarası pek latif olan ve bu cennet gibi yerde, gündüzleri güneşin, geceleri mehtabın ışık ve süsüne bürünerek nehir tatlı hışırtılarla akıyor ve her tarafa hayat ve neşe saçıyordu”…
Ramazanoğullarından Piri Mehmet Paşa, 1517- 1568 yılları arasında Adana’yı yönetti. Hem Ramazanoğlu soyundan gelen bir bey ve hem de Osmanlı’nın Adana valisi olarak… Burada ince bir yönetim politikası vardır. Ramazanoğulları Osmanlı’ya bağlanırken savaş ile değil kendi istekleri ile Osmanlının bir parçası oldular. Bunun karşılığı olarak da Osmanlı Ramazanlı soyundan gelenlere yöneticilik görevi verdi.
Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman, Irak ve İran seferine çıktıktan sonra İstanbul’a dönerken 14Ekim 1536 tarihinde Adana’ya geldi. Şehirde iki gün kaldı. Ramazanoğlu Piri Mehmet Paşa’nın misafiri oldu. Bu kısa zaman içinde Adana’da av yaptı. Şehirde yaptırılan binaların açılışını yaptı. Piri Mehmet, Padişaha kendi yönetiminin eserlerini tanıttı. Kendi ailesi adına vakfın eserleri olan külliye içinde yer alan medreseyi, camileri, han,hamam, çarşıları gezdirdi. Ulucaminin giriş kapısı üzerine Kanuni’ye olan bağlılığını bir taş kitabe üzerine “Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Han el muzaffer daima” sözlerini yazdırdı. Padişahın her zaman galip geleceği hatırlatılıyordu. Ulucaminin duvarları arasına çok sayıda yazılı taşlar (kitabeler) yerleştirildi. Birinin üzerinde “Hayrihu Sahha” yazıyordu. Bu bir şifre idi “Hayırların en iyisi” anlamına geliyordu. Kur’andan alınma şu ayetler ise düşündürücü idi:
“Bu geçici dünyanın süslerinin aldatıcı olduğunu bil, ibretle bak!
Her kim dünyaya meylederse dünya onu yere serer!
Her kim dünyayı idare ederse , dünya onu karın ağrısına uğratır!
Cehennemin şiddetinden kurtulmak istiyorsan susuzları sulandır!”…
Piri Paşa, Adana eyaletinin yöneticisi olarak tarihte eşine ender rastlanır bir çalışmayı da sonuçlandırdı. Osmanlı ülkesinin en büyük vakıflarının birini kurdu. Ulucami külliyesinin harcamaları için servetinin tamamını vakfetti. Şehir içinde yüzlerce dükkanın bulunduğu han,hamam ve çarşı, Misis yakınlarında değirmenler, Yüreğir ovasında çeltik arkı ve çiftlikler, Mercin suyu kıyısındaki değirmenler, Anavaza kalesi eteklerinde araziler, Kozan kalesine yakın yerdeki Tılan mezrası, Karaisalı’da Çakıt ve Körkün ırmakları arasında kalan araziler.
Ulu cami yanında kurulan imarethane de şehirdeki aç ve yoksullara yemek dağıtılıyordu. Dar-üş-şifa’da da sağlık hizmetleri ve ilaç veriliyordu. Medresede görev yapan alimlerin “akli (fen) ve nakli (sosyal) bilimlere sahip olmasının yanı sıra Kuran ahlakı ile olgunlaşmaları şartı getirilmişti. Piri Paşa zamanında Adana Eyaletinin toplam nüfusu 70.000 civarında tespit edilmişti. Şehir içindeki hane (ev) sayısı ise 1000 civarındaydı ki bu da 5 bin nüfus demektir. Adana şehrinin 1500’lerin ortalarındaki nüfusu bu kadardı. Şehir içinde muntazam kanalizasyon sistemi kuruldu. Adana bağlık bahçelik, adeta fakir ve aç cahil insanların bulunmadığı mutlu bir kent idi. Bunun başarılmasında da Ramazanoğulları ve Piri Paşa’nın büyük emekleri vardı.